Sunday Bloody Sunday – John Schlesinger (1971)

“Ve ben onun yakınlığını istiyorum. Ve bana diyorlar ki “arzularını karşılamakta yetersiz kalır o, ondan kurtulmalısın”. Ve ben diyorum ki “bunları biliyorum ama onu özlüyorum, hepsi bu”. Ve diyorlar ki “o seni hiç mutlu etmedi”. Ve ben diyorum ki “ama mutluyum ben, onu özlemek dışında”. Bütün hayatım boyunca cesur ve becerikli birini aradım. Onun böyle olmadığını biliyorum. Ama bir şeydik biz; bir şeydik”

Boşanmış bir kadın, eşcinsel bir doktor ve ikisi arasında gidip gelen biseksüel genç bir sanatçının hikâyesi.

1970’lerin İngiltere’sinden cesur bir film. Kendisi de eşcinsel olan ünlü İngiliz yönetmen John Schlesinger’ın aktör John Steiner ile olan ilişkisinden esinlenerek, senaryosu Penelope Gilliatt tarafından yazılan film, bugün bir parça eskimiş görünse de ve Peter Finch ve Glenda Jackson gibi iki dev oyuncuya içini doldurabilecekleri yeterince malzeme vermemiş olsa da kesinlikle görülmesi gerekli bir klasik. Evet bir kült olma fırsatını çeşitli nedenlerle kaçırmış bir çalışma bu ama eskimiş görüntüsüne karşın yine de –özellikle dönemi için- yenilikçi bir dilinin olması ve klasik sinemanın kalıplarından bağımsız hareket edebilmesi ile de önem kazanan ve İngiliz sinemasının –aslında tüm ülkenin- o kadar da Amerikan etkisi altında olmadığı yıllardaki yaratıcılığının örneği olan bir eser bu.

Çok küçük bir rolde –parktaki arabaları çizen çocuk- günümüzün büyük yıldızı Daniel Day Lewis’in ilk sinema rolünde karşımıza çıktığı film bugün sıradan görünen ama o günler için cüretkâr kabul edilen içeriği ile oyuncu bulma sıkıntısı yaşamış. Doktoru canlandıran Peter Finch ve genç aşığını oynayan Murray Head öpüşme sahnesinden rahatsız olmayan olmayan nadir oyuncular olmuş ve kadını oynayan Glenda Jackson’ın annesi rolü için de Peggy Ashcroft zorlukla ikna edilebilmiş örneğin. Kısa bir öpüşme sahnesi dışında film aslında hiçbir “rahatsız edici!” yan içermiyor ama kariyerlerine zarar vereceği gerekçesi ile pek çok erkek oyuncu reddetmiş kendilerine önerilen rolleri. Ve böyle yaparak da aslında ciddi bir fırsatı kaçırmışlar. Evet sinema tarihinin kesinlikle ilk akla gelen örneklerinden biri olmadı bu film ama farklı bir yerde durduğu ve duracağı açık. Açılış jeneriği olmadan başlayan film bir kadın ve bir erkeğin ortak tutkuları olan bir genç adam ile olan ilişkilerini anlatırken bazı alanlarda çok başarılı oluyor ama bir alanda da yetersiz kalıyor. Schlesinger’in bir önceki çalışması olan “Midnight Cowboy – Geceyarısı Kovboyu” filminin aksine burada eşcinsel karakterin kendisine acımaya kadar giden bir “zavallılık” durumu yok örneğin ve bu durum filmin gereksiz bir melankoli veya trajedi havasından akıllıca kaçınmasını sağlıyor. Penelope Gilliatt’ın ilk ve tek sinema senaryosu, Schlesinger’in doğru mizansen tercihleri ile tüm karakterlerin genç ve özgür bir havada karşımıza gelmesini sağlamış görünüyor. Her üç karakter de durumlarının ve tercihlerinin farkında ve arada doktorun ve kadının şikayetlerine ve hatta kadının alçak tonda seyreden ağlamalarına rağmen bu tercihlerinin her zaman arkasında duruyorlar. Hikâyeyi -özellikle finali açısından değerlendirip- yitirilen aşk(lar)ın neden olduğu mutsuzluk olarak okumak da mümkün belki ama film bu aşk(lar)ın aslında hiçbir zaman gerçek anlamda vücut bulamadığını/bulamayacağını söylüyor bize. Özetle aşkın yitirilmesi değil, aşkın ortada olmaması söz konusu. Burada senaryonun her ikisi de genç adamın peşinde olan kadının ve erkeğin karakterlerini yeterince derinlemesine çizmediğini söylemek gerek. Öyle ki Peter Finch ve Glenda Jackson bu nerede ise yüzeysel kalan karakterlerinin içini doldurmak için çabalamak zorunda kalmışlar. Neyse ki iki sanatçı da o denli usta oyuncular ki göründükleri her anın seyirci için çekici olmasını sağlıyor ve bu derinlik eksikliğinin olumsuz etkisini çoğunlukla yok etmeyi başarıyorlar.

Filmin adı konmayan bir mizahı da var ve Finch-Jackson ikilisi bu hafif mizahı çok doğru seçilmiş küçük oyunculuklarla hayli etkili kılıyorlar. Bu hafif mizah şu açıdan da önemli: Özellikle araba radyosundan sıkça duyduğumuz haberlerin hep dile getirdiği gibi ülke tam bir ekonomik kriz içinde, doktorumuzun sokakta umutsuzca aşkı arayıp aslında sadece cinselliği bulduğu günlerde tanıdığı bir genç adamla olan sahnesinin gösterdiği gibi bu aşkın ciddi riskleri var ve kadının annesi ile konuştuğu sahnede olduğu gibi gerçekte “mutlu bir aşk da yok”. İşte böyle bir ortamda bu iki karakterin aşk arayışını filmimiz hafif bir mizah ile dramın kollarından çekip alıyor sık sık ve kahramanlarına karşı zaman zaman gösterdiği alaycı yaklaşım ile eğlendiriyor da seyircisini.

Filmin Ron Geesin imzalı müzikleri genç ve taze -en azından o dönem için- havasını başarı ile desteklerken sık sık duyduğumuz klasik müzik eserleri bu müzik ile doğru bir çelişki yaratıyor. Mozart’ın iki subayın nişanlılarının sadakatini test etmek için giriştikleri oyunu anlatan “Così Fan Tutte” operası ve bu operadan seçilen ve nişanlı kadınların savaşa gittiğini düşündükleri erkeklere veda ederken söylediği “Soave Sia İl Vento” isimli arya hikâye için çok uygun aslında. Filmimizde kadın ve adam genç erkeğin kendilerini diğeri ile aldattığının, ABD’ye gideceğini ve muhtemelen dönmeyeceğini ve onunla geçirdikleri her anın aslında vedanın bir parçası olduğunun farkındalar. Bu veda filmin sıklıkla ima ettiği hüzün ile de bağlantılı; elli yaşından sonra işsiz kalan ve genç görünmek için yüzünü gerdiren adam, doktor ve kadının çok daha etkileyici olma fırsatı kaçırılmış bir sahnede karşılaşmaları ve kısa sohbetleri ve kadının ağladığı sahneler bu hüznü elle tutulur kılıyor. Yönetmen ve senaristin yukarıdaki başarılar ile filmi saf bir klasiğe dönüştürememiş olması ise üzücü. Bugün hayli eskimiş görünen zum hareketleri bir yana, kadın ve adamın geçmişi hatırladığı sahnelerin olmamışlığı gibi kusurları var filmin. Kısmen senaryonun adeta özellikle tercih etmişcesine derinlere inmeyi ret etmesi ve kısmen de Schlesinger’in elindeki malzeme ile ne yapacağına zaman zaman karar verememiş görünmesi filmin daha güçlü bir konumda yer almasına engel olmuş. Sonlarda sinagogtaki “Bar Mitzvah” töreninin bu kadar uzun tutulmuş olması ise hikâyeye herhangi bir katkısı sağlamadığı gibi filmin havasını da bozuyor.

Christopher Isherwood’un filme de çekilen “A Single Man – Tek Başına Bir Adam” romanını hatırlatan bir yanı da var bu filmin. Orada adam ve kadın iki iyi dosttur ama farklı cinsellikleri bu dostluğun aşka dönüşmesine asla müsaade etmeyecektir. Burada böyle bir dostluk söz konusu değil ama filmi seyrettikten sonra iki karakterin aslında -cinsellik hariç- tam da birbirlerine göre olduğunu düşünebilirsiniz. Bu durum da filmin hüznüne anlamlı bir kakıda bulunuyor kuşkusuz. Ses ve görüntüler ile karşımıza gelen ekonomik kriz, gece ortalıkta doşan tuhaf tipler veya eczanedeki tüm o bağımlılar ise, tıpkı doktorun ve kadının hayatlarının belki de son aşklarının peşinde koşması gibi ülkenin de son anlarını yaşadığını söylüyor muhtemelen.

Genç adamı oynayan Murray Head’in keyifli ve genç oyunu ile de renklenen ve finalde Finch’in seyirciye hitap ederek yazının başındaki sözleri söylediği film görülmesi gerekli ve kusurları affedilebilir bir çalışma özet olarak.

(“Allah’ın Belası Bir Pazar”)

(Visited 65 times, 1 visits today)
Share

“Sunday Bloody Sunday – John Schlesinger (1971)” için 2 yorum

  1. Yazıya başlamak için seçtiğiniz replik çok iyi bir seçim olmuş diyebilirim. Filmi izleme konusunda iştah kabartıyor. Uzun zamandır aklımda olan bir filmdi. Bu yazı da izlememe vesile oldu. Benim için ayrı bir yeri olan ” A Single Man” filmiyle alakalı yerde çok iyi bir ayrıntı olmuş. Son olarak bu güzel site içinde teşekkürler 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.