Arabesque – Stanley Donen (1966)

“Ülkemizde çok fazla petrol, çok az su var; oldukça kolay alev alabilen bir durum”

Üzerinde hiyeroglif ile yazılmış bir mesaj bulunan bir kağıt parçasının etrafında dönen ve uluslararası boyut kazanan bir casusluk hikâyesi.

Gordon Cotler’ın -Alex Gordon takma adı ile yazdığı- 1961 tarihli “The Cipher” adlı romandan uyarlanan, senaryosunu Stanley Price, Juliam Mitchell ve Peter Stone’un yazdığı ve yönetmenliğini Stanley Donen’ın yaptığı bir ABD filmi. Yönetmenin bir önceki filmi “Charade” (Öldüren Şüphe) ile ortak özellikleri olan film komedi ile gerilimi ilgiyi hak eden bir düzeyde bir araya getirmeyi başarmış, ortalama (ya da dikkatsiz) bir seyirci için bir parça karışık görünebilecek ve açıkçası bir parça da dağınık olan hikâyesini başarılı bir yönetmenlik çalışması ile çekici kılabilmiş ve -rolüne tam oturmamış görünse de- Gregory Peck ve Sophia Loren’in varlıkları ile keyif veren bir klasik sinema örneği.

Filmin havasını çok iyi anlatan bir açılış jeneriği var filmin; on altı James Bond filminin jeneriğini hazırlayan ve 1962 tarihli “Dr. No” için hazırladığı “Gun barrel sequence” (Görüntüye yandan giren Bond’un kameraya doğru dönerek silahını ateşlediği ve perdenin kana boğulduğu ünlü sekans) ile sinema tarihinde kalıcı olarak yerini alan Binder, Stanley Donen ile pek çok iş birliği yaptı kariyeri boyunca. Bu film için de dönemin teknolojik kısıtları ile oluşturduğu ve renkten renge değişen grafikler içeren jenerikle oldukça eğlenceli bir giriş yapmamızı sağlıyor filme. Bu çalışmaya eşlik eden Henry Mancini imzalı müziğin de güçlü ve çekici uyumu ile adeta bir Bond filmine hazırlandığınızı hissediyorsunuz. Peck’in canlandırdığı ve Oxford’da çalışan Amerikalı Profesör Pollock, Bond gibi profesyonel bir ajan değil ama -Indina Jones’a ilham olacak şekilde- zekî ve gerektiğinde aksiyona bulaşmaktan da çekinmeyen bir karakter olarak ondan geri kalmıyor açıkçası. Yine Binder ve Mancini ile çalıştığı “Charade” filmi ile ortak özellikleri sadece bu iki isimle sınırlı değil filmin. Orada Cary Grant ve Audrey Hepburn ikilisi üzerinden kurulan çekicilik, burada o düzeyde olmasa da Loren ve Peck ile yakalanıyor. Her iki filmin de komedi ve gerilim üzerine kurulu benzer bir atmosferi var ve Hepburn’ün Grant’a güvenip güvenemeyeceği konusunda sürekli değişen hislerini burada da Peck Loren’e karşı besliyor.

Ortaklıklarına karşın “Charade”in bu filme göre hem eleştirmenler hem seyircilerden daha fazla beğeni görmesinin nedeni asıl olarak “Arabesque”in hikâyesinin diğeri ile yapılacak bir kıyaslamadan mağlup çıkacak olması olsa gerek. Senaryo birkaç kez elden geçmiş çekimlerden önce ama Donen’ın aklında bu çalışma sırasında hep Cary Grant olsa da, oyuncu senaryoyu filmin kadrosuna katılmaya değer bulacak kadar beğenmemiş. Onun yerini Peck almış bu nedenle ama doğrusunu söylemek gerekirse bu yıldız oyuncu tüm profesyonel başarısına rağmen, zaman zaman filmi Grant’in başrolü ile hayal etmenize engel olamıyor. Buna karşılık hem o hem Loren oldukça keyif almışlar filmden ve birlikteliklerinin yarattığı çekicilikle filme önemli bir katkı sağlamışlar. Hikâyenin sorunu komedisinde, geriliminde ve gizeminde arzu edilen seviyeye bir türlü ulaşılamamış olması; mizahı, aksiyonu ve merak uyandıran içeriği kesinlikle vasatın üzerinde ama hep sanki bir şeyler yetersiz kalmış gibi görünüyor. Karakterlerin fazlalığı, aralarındaki ilişkiler ve hedeflerinin belirsizliği hikâyeyi dikkatle izlemeyi gerektiriyor; bu kuşkusuz ki bir problem değil normal koşullar altında ama popülerliği hedefleyen Hollywood ve seyircisi için yeterli değil bu başarı. Arada bir tekrara düşmüş havası yaratması gibi sıkıntısı da var hikâyenin ama rahatlıkla söylenebilir ki Donen’ın ustalığı bu sıkıntıların üzerini önemli ölçüde örtüyor.

Açılış sahnesindeki eğik kamera açıları ve tedirgin edici yakın planlardan başlayarak Donen, hikâyesinin eksik olduğunu düşündüğü yanlarını parlak bir biçimsellik ile ve ustaca kapatıyor. Bunu yaparken de objelerden ders olacak bir beceri gösterisi ile yararlanıyor. Evet, objelerin bir filmde bu denli çekici ve eğlenceli bir biçimde yararlanıldığı, neredeyse yer aldıkları sahnelerdeki karakterlerden birine dönüştüğü ve hikâyenin ayrılmaz bir parçası olduğu çok az film vardır sinema tarihinde. Öldürülen bir profesörün gözlüğünün sapına yerleştirilen, üzerinde hiyeroglif olan ve hikâyenin etrafında döndüğü küçük kağıt parçası doğal olarak önemli ama diğer pek çok obje de yer aldıkları sahnelerde keyifli şekillerde kullanılıyorlar. Örneğin Sophia Loren’i ilk gördüğümüz sahnede, bu yıldız oyuncuyu, kameranın arkasına yerleştiği ve iç içe geçmiş dairelerden oluşan bir dekoratif eşyanın çerçevelemesi ile görüyoruz. Sadece fiziksel bir tercih değil bu; Loren’in hikâye ilerledikçe hep korunan gizemini ve elbette güzelliğini seyircinin ilgi alanına sokuyor böylece Donen. Görüntüleri yansıtan veya deforme eden aynalar ve hatta bir televizyon ekranı, Peck ve Loren’in merdivenlerden aşağı hızla koşarak indikleri bir sahnede kameranın tavandaki kristal avizeyi de görüntünün parçası yaparak onları takip etmesi, hayvanat bahçesindeki pek çok hayvanın görüntü ve seslerinden eğlenceli bir şekilde yararlanılması, askerî toplar, aynalarda sonsuza kadar uzayan görüntüler gibi pek çok farklı örneği var objelerin başarılı ve ustaca kullanımı ile ilgili. Bu bağlamda değerlendirildiğinde, Donen’ın ortalama bir Hollywood filminde göreceğimizden çok daha fazla bir şekilde kameranın neyi, nasıl görüntüleyeceği ve görüntünün içine neyin alınıp neyin alınmayacağı üzerine düşündüğü rahatlıkla söylenebilir. Onun bu başarıya ulaşmış çabasına usta görüntü yönetmeni Christopher Challis’in de önemli bir katkısı olmuş kuşkusuz.

Loren’in doğal güzelliği ile yetinmeyen ve Dior tasarımı kıyafetlerle (kırmızı yağmurluk, ayakkabı koleksiyonu vs.) oyuncunun çekiciliğini daha da vurgulayan film böylece görsel açıdan önemli bir etkiye daha sahip olmuş görünüyor. Diyaloglar ise belki bir Hollywood başyapıtında olduğu kadar güçlü ve ironik değil her zaman ama yine de iyi espriler ve aksiyonu mizahla besleyen anlar var filmde; örneğin Pollock, kendisini ilk gördüğümüz sahnede, dersinde uyuyan erkek öğrencisini “seks” diye bağırarak uyandırması ve finalde kendisi sevgilisi ile bir kayıkta öpüşürken içinde aynı öğrencinin olduğu bir kayığa çarpması hoş ve ince bir buluş. Eski usûl, eğlenceli bir gerilim hikâyesi olmayı hedefleyen ve bu kapsamda en önemli desteği Donen’ın yönetmenlik çalışmasından alan bir yapıt karşımızdaki.

Film için düşünülen ilk isim “Crisscross” (“Birbirini kesen çapraz doğrular” anlamına gelen bu sözcük Maurice Binder’ın başarılı açılış jeneriğindeki görselliğin ilhamı olmuş görünüyor) olmuş; daha sonra kaynak romanın adı olan “Cipher” (Şifre veya şifre anahtarı) düşünülmüş ama son olarak “Arabesque”de karar kılınmış ki kesinlikle parlak bir seçim olmuş bu. Sadece hikâyenin Arab ülkesi boyutu değil bu ismi doğru kılan; tıpkı arabesk motifler gibi girift ve birbirinin içine giren karakterler, gelişmeler ve ilişkiler hikâyede baştan sona karşımıza çıkıyor. Erken dönem bir Indiana Jones olarak niteleyebileceğimiz Pollock karakterini (filmde anılmasa da, romanda bu karakterin sonradan üniversite hocalığına başlayan bir arkeolog olduğunu ilginç bir benzerlik olarak belirtmiş olalım) Peck olgun ve tecrübeli oyunculuğu ile canlandırmış ve aslında bu rol için doğru isim olmadığı gerçeğinin rahatsız etmesine kesinlikle engel olmuş. Loren ise karakterinin, hikâyenin aksiyonunun ve gelişmelerinin ana unsurlarından birisi olmasının sağladığı avantajı iyi değerlendirmiş ve Donen’ın bazı sahnelerde onun fiziğini öne çıkarma tercihine rağmen, işini hakkı ile yapmış. Filmin tüm yardımcı oyuncu kadrosu ise başta Alan Badel olmak üzere (Beshraavi rolünde) İngiliz oyunculuk geleneğinin başarısını gösteren performanslar koymuş ortaya ve etnik kökenli karakterleri ”beyaz” oyunculara oynatma alışkanlığına rağmen karakterlerini kesinlikle canlı ve eğlenceli kılmışlar.

Hikâyenin kahramanının romanda Philip olan adının filmde David olarak değiştirilmesi üzerinden eğlenceli bir “komplo terorisi” üretmek mümkün. Hikâye adı verilmeyen bir Arap ülkesindeki iktidar mücadelelerini de odağına alıyor; dolayısı ile romandaki Yunanca kökenli ismin İbranice kökenli bir adla değiştirilmesi ister istemez dikkat çekiyor. Burada özel bir kasıt var mıdır bilinmez ama 1967’deki Altı Gün Savaşı’nın (Arap İttifakı ile İsrail arasındaki savaş ikincisinin zaferi ile sonuçlandı) öncesindeki politik gerginliği hatırlamakta yarar var bu noktada. Hikâyenin kötü adamlarından birinin zengin bir Arap armatör olmasını ve hedefteki Arap devlet başkanının petrol anlaşması için ABD ve Birleşik Krallık hükümetleri ile petrol taşımacılığı için anlaşma imzalamayı planlamasını da hatırda tutmakta yarar var.

Peck ve Loren’in “zoraki birlikte duş” sahnesi ve Peck’in burada iki farklı nedenle terlemesi ve biraz uzun tutulmuş olsa da uyuşturucu ilaç etkisi altındaki Peck’in otoyolda neden olduğu kaos gibi eğlenceli anlar olan filmde kötü adamların kurulmak istedikleri bir adamı öldürmeyip, sadece hareket halindeki arabadan atmakla yetinmeleri ya da kapalı olan hayvanat bahçesine karakterlerin rahatça girebilmesi gibi görmezden gelinebilecek senaryo problemleri de var. Kendisini olağanüstü ve tehlikeli bir durumda bulan sıradan bir insanın hikâyesi olarak Hitchcock’un eserleri ile örtüşen yanları olan filmde Donen’ın koreograf geçmişi de işe yaramış görünüyor; nitekim Gregory Peck de bir röportajında filmin en sıradan sahnesinde bile karakterlerin hemen hep hareket halinde olduğunu ve bu hareketlerin koreografisinin yönetmen tarafından özenle tasarlandığını belirtmiş.

(“Casuslar”)

Charade – Stanley Donen (1963)

“Katilin sen olduğunu düşündüğüm için özür dilerim; ama bu kadar büyük bir yalancı olduğunu nasıl bilebilirdim ki?”

Öldürülerek trenden atılan kocasının çaldığı düşünülen para nedeni ile peşine düşenlerden kaçan ve kime güveneceğini bilemeyen bir kadının ve ona yardım eden bir yabancı adamın hikâyesi.

Peter Stone ve Marc Behm’in orijinal hikâyesinden yola çıkan senaryosunu Stone’un yazdığı, yönetmenliğini Stanley Donen’ın üstlendiği bir ABD yapımı. Bugün artık herkesin kabul ettiği bir ifade ile “Hitchcock’un çekmediği en iyi Hitchcock filmi” olarak kabul edilen çalışma Hollywood’un 1960’lı yıllardaki en parlak örneklerinden biri kuşkusuz. Komediyi ve romantizmi gerilimli bir hikâyeye ustalıkla katan film klasik Amerikan sinemasının usta oyuncuları ile ayrıca değer kazanan ve bu sinemanın bugün artık bir klasik kabul edilen örneklerinden biri. Eğlenceli ve temposu hiç düşmeyen bir hikâye, zekîce yazılmış hınzır diyaloglar, Henry Manci’nin müziği, hikâyenin geçtiği Paris’in ve karakterlerin şıklığı, eğlenceli oyunculuklar ve Donen’ın tüm bu unsurları çekici bir şekilde araya getiren yönetmenlik çalışması filmi görülmesi gerekli sinema eserleri arasına sokuyor. Risk almayan sinemanın da etkileyici olabileceğinin eğlenceli bir örneği.

2002’de Jonathan Demme’in “The Truth About Charlie” adı ile başarısız bir yeniden yapımını çektiği filmin senaryosunu Peter Stone’un yedi ayrı stüdyoya başta kabul ettirememiş olması bugün hayli tuhaf gelse de, senarist eserini bir romana dönüştürüp Redbook adlı dergide tefrika roman olarak yayımlayınca çekebilmiş Hollywood’un ilgisini ancak. Oysa kesinlikle çok eğlenceli, heyecanlı ve romantik bir hikâye bu tam da Hollywood’un aradığı türden. Issız kırlık bir alanda birden beliren bir trenden aşağı atılan bir adam ve onun ölü yüzüne odaklanan açılış bölümünün daha bu ilk anından itibaren bir Hitchcock filmi havasını verdiği çalışma bu kısa başlangıcın hemen ardından bizi bugün bir klasik olan jenerikle baş başa bırakıyor: Maurice Binder imzalı, animasyonla hazırlanmış grafikleri içeren ve Mancini’nin çekici ve keyifli müziğinin eşlik ettiği bir jenerik. Hikâyenin renkliliği ve şıklığının, gizemlerinin ve karmaşasının çok iyi bir sembolü olan bu jenerik helezonları, halkaları, okları, çarkları ve labirentleri ile daha baştan hazırlıyor sizi seyredeceğiniz hikâyeye. Jeneriğin hemen sonrasında ilk gördüğümüz ise bir kayak merkezinde, kürkünün içinde tüm şıklığı ve zarafeti ile oturan Audrey Hepburn oluyor. Sinemanın en zarif, en kırılgan ve en güzel isimlerinden biri olduğunu o ilk görüntüden itibaren gösteriyor oyuncu ve film boyunca giydiği ve Givenchy’nin imzasını taşıyan kıyafetler ile en şıklardan biri olduğunu da hatırlatıyor.

Hepburn’e doğrultulan bir silah ve silahın arkasındaki gerçek filme hemen açılışta bir gerilim ve komedi unsuru ekliyor ve hikâyenin son noktasına kadar da sürüyor bu hava. Evet, eğlendiriyor ve heyecanlandırıyor bizi Peter Stone’un hikâyesi ve bunu hiç aksatmadan sürekli de kılıyor üstelik; ilk sözlerden itibaren diyalogların eğlencesini de hissettiriyor Stone. Söz oyunları, yalanlar (kesinlikle yalanlar üzerine kurulu bir film bu), imalar ve esprileri ile hikâyenin sadece diyalogları bile görmeye değer kılabilir bu filmi. Karakterlerin her biri ile ilk kez tanıştığımız sahnelerde de bu diyaloglar veya tam tersi bir yönde diyalogsuzluk filme eğlence katıyor. “Slapstick” komediden de bolca nasiplenmiş film: “Portakalı düşürmemek” üzerine kurulu dans yarışmasından tüm kovalamaca sahnelerine (özellikle Paris metrosu içinde geçen bölüm çok başarılı) ve terastaki eğlenceli kavgaya, kibritle işkence sahnesinden pul pazarında geçen tüm bölüme film eğlencesini, üstelik de gerilimi olumsuz anlamda hiç yumuşatmadan, sunuyor seyirciye. Ve yalanlar: Söylenen, söylenmek zorunda olan, ortaya çıkan ve çıkmayan, inanılan ve inanılmayan yalanlar. Senaryo hem seyirciyi hem de tüm (ya da hemen hemen tüm) karakterleri bu yalanların faili ve kurbanı yaparken sürprizden sürprize atlıyor ve başlangıçtan finale kadar devam ettirdiği bu anlayışı ile açılış jeneriğindeki labirentlerin anlamını da söylüyor bize.

Cary Grant ve Audrey Hepburn ikilisi ve onlara eşlik eden Walter Matthau, George Kennedy, James Coburn, Ned Glass ve Jacques Marin hikâyenin gerilimine ve komedisine eş katkılar sağlıyorlar. Ellili yaşlarının sonundaki Grant ile henüz otuz dört yaşındaki Hepburn arasındaki romantizmi gerçekçi kılabilmek kolay bir iş değil ama her iki oyuncu da üstlerine düşeni fazlası ile yerine getiriyorlar ve filme bir aşk hikâyesi havasını rahatlıkla veriyorlar. Filmin Paris’i turistler için bir kartpostal olarak kullanma tuzağına düşmemesi de çok değerli: Örneğin Seine kıyısında öpüşen âşıklar gibi fazlası ile tekrarlanmış ve kolaylıkla “klişe” olarak nitelendirilebilecek görüntüleri iki baş karakter arasındaki romantik bir sahneye ustalıkla yedirmiş film; bir başka sahnede de Notre Dame tüm görkemi ile bir diyalogun uzantısı olarak almış yerini. Böylelikle Paris şehri hemen tüm çağrışımları ile hikâyede yer bulurken, filmi bir turistik propagandaya dönüştürmemeyi başarmış Stanley Donen.

Sarı Givenchy paltosu ile Paris gecelerinde koşuşturan ve âşık olmayı arzulayan Hepburn’ü seyretmekten elbiseleri üzerindeyken duş alan ve hem fiziksel becerilerini hem zekâsını ustaca kullanan Cary Grant’i görmeye pek çok keyif sunan bu film Hollywood’un iyi bir hikâyeyi parlak bir şekilde anlattığında ulaştığı düzeyi göstermesi ile de ilgiyi hak ediyor. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı ve ikinci (ve daha sonraki seyirlerde) kesinlikle farklı bir gözle izlemenize imkân veren bu “hafif” film sinemanın geniş kitlelere ulaşırken taviz (daha doğrusu, önemli bir taviz) vermek zorunda olmadığını da kanıtlıyor. Sinemanın yıldız oyuncuları ile seyirci üzerinde yarattığı ve artık tekrarlanması zor görünen, Hollywood’un o kendine özgü büyüsünün parlak örneklerinden biri kısaca bu film. Hepburn’ün canlandırdığı kadının Cray Grant’in oynadığı adama söylediği, “Bu geçtiğimiz iki gün boyunca üç farklı adın oldu. Artık kiminle konuştuğumu bile bilmiyorum” sözlerinin uyardığı gibi karışık ama aynı zamanda basit de bir hikâye bu ve kesinlikle görmeli.

(“Öldüren Şüphe”)

Indiscreet – Stanley Donen (1958)

“Evli olmamasına rağmen ne cüretle benimle sevişir?”

Aşktan umudunu yitirmiş bir kadın oyuncunun evli olduğunu söyleyen bir erkeğe aşık olması ile gelişen olayların hikâyesi.

Senaryosunu Norman Krasna’nın kendi oyunundan (“Kind Sir”) uyarlayarak yazdığı, Stanley Donen’ın yönettiği ABD ve Birleşik Krallık ortak yapımı bir film. Klasik Holywood’un esintilerini taşıyan, bir oyundan uyarlandığını ret etmeyen bir şekilde bolca konuşulan, bir parça ortalama geçen ilk yarısından sonra ikinci yarısında artan komedisi ile temposu hızlanan bu film başrollerdeki Ingrid Bergman ve Cary Grant’in varlıkları ile de önemli olan bir çalışma ve Hollywood’un en iyilerinden olmasa da ilgiyi hak eden bir klasik.

Filmin açılış jeneriğini alanının ustası olan Maurice Binder tasarlamış; Binder epey katkı sağladığı Bond filmlerinin aksine burada -doğal olarak- hayli yalın bir tasarımı tercih etmiş ama tıpkı o filmlerde olduğu gibi burada da hikâyeye göndermeleri var çıkardığı işin. Sarı bir gül ile başlayan jenerik, ardından önce sarı ve kırmızı çok sayıda gülü gösteriyor bize ve sonra da birer sarı ve kırmızı gül ile sona eriyor. Bu sırada jenerikteki isimler de bu güllere iliştirilmiş havası verilen birer kartın üzerinde görüntüleniyorlar. Sade ama eğlenceli bir tasarım bu ve hikâyenin komedisini değil ama romantizmini anlatıyor bize daha sonra tanık olacağımız şekilde. Evet, eski usul bir romantik komedi bu. İlk yarısında romantizmi, ikinci yarısında ise komedisi öne çıkan filmi önemli kılan yanlarından biri hikâyesi ile seyirciyi bir bakıma ters köşeye düşürmesi: Kendisine evli olduğunu söyleyen bir adama aşık olan ve bundan vazgeçmeye de niyeti olmayan kadın, durumun kendisine söylendiği gibi olmadığını anladığında tepki gösteriyor. Bu bilgiyi alana kadar romantizmi ağır basan hikâye bundan sonra bir komediye dönüşüyor.

Evli bir erkeğe aşık olmak, “İstakoz değil, bir erkek istiyorum! Bu gece, burada bir erkeğe ihtiyacım var” gibi bir cümleyi – her ne kadar bir komik sahnede ve cinsellikle hiç ilgisi olmayan bir bağlamda olsa da- söylemek ve -ilk görüşte çarpılacak kadar zayıf olsa da- aşk için erkeğin adım atmasını beklemeden harekete geçmek gibi “cesaret gerektiren” davranışları olan kadını Ingrid Bergman’ın oynamasında Hollywood tarzı bir kurnazlığın olduğunu düşünmekte bir sakınca yok. Evli olan İtalyan yönetmen Roberto Rossellini ile kendisi de evliyken ilişkiye giren ve bu ilişkiden bir çocuk sahibi olan Bergman dönemin Amerikan muhafazakârlığına epey ters düşmüş ve uzun süre Hollywood’dan uzak kalmıştı bu nedenle. Bu filmdeki hikâyenin gerektirdiği “cüretkâr” kadın rolünü ona vermek Hollywood’un pazarlama anlayışının da sonucu olsa gerek. Filme kaynaklık eden oyun New York’ta geçerken, burada hikâyenin Londra’ya alınması da Bergman’ın 1956 tarihli “Anastasia – Çarın Kızı” ile tekrar Hollywood için çalışmaya başlasa da 1969 tarihli “Cactus Flower”a kadar çekimleri Hollywood’da gerçekleştirilen filmlerde rol almaması (veya alamaması) ile ilgili olsa gerek.

Sinema tarihinin en güçlü oyuncularından biri kuşkusuz Ingrid Bergman ve burada da karakterini hem romantik hem komik anlarda sağlam bir şekilde canlandırıyor. Kadının bir yandan güçlü görünen ama bir yandan da içindeki mutsuzlukla baş etmeye çalışan ve artık yorulan yanını çok iyi sergiliyor ve Grant’ın aksine hikâyenin hem romantizmine hem komedisine üst düzey bir katkı sağlıyor. Grant ise ilk yarıda -senaryonun da sonucu olarak- bir parça durgun (filmin bu yarısı da genelde ortalama bir düzeyde seyrediyor zaten) bir görünüm sergilerken, ikinci yarıda komedi ile birlikte açılıyor ve hatta çok eğlenceli ama biraz fazla uzatılmış balo sahnesinde tam bir komedi oyuncusu performansı sergiliyor. Karakterinin bu sahnedeki altı çizili komedisi aslında bir parça eğreti durmuyor da değil çünkü önceki hâline çok zıt bir kişilik sergiliyor burada Grant ama yine de sahnenin eğlencesini azaltmıyor bu durum neyse ki.

Bergman’ın şık kostümlerinin de dikkat çektiği ve o tarihte 43 yaşında olan oyuncunun olgun güzelliğine duru bir zarafet kattığı filmin klasik ve/veya etkileyici kimi sahnelerini de anmakta yarar var: Bergman ve Grant’in ikiye bölünmüş görüntü (“split secreen” diye adlandırılan tekniği popüler kılan ilk filmlerden biri olmuş bu çalışma) ile yaptıkları telefon görüşmesi sansür nedeni ile ikiliyi aynı yatakta göster(e)meyen yönetmenin doğru bir tercihi olmuş. İki farklı yerde ve her ikisi de kendi yataklarında olan erkek ile kadının bedenlerinin ve özellikle ellerinin hareketleri üzerinden onları aynı yatağa koyabilmiş ve bir aşk sahnesi çekmeyi başarmış Donen. Kimi başka sahnelerde olduğu gibi bunu da tek planda çekmiş yönetmen ve iki tecrübeli oyuncunun katkısı ile başarılı bir sonuç elde etmiş. Asansörcünün varlığı nedeni ile sessiz geçirilen kısa anlar veya kahvaltı masasında kadının yaşadığı tedirginlik gibi başka dikkat çekici anları da var filmin.

Hemen tüm romantik komedilerde olduğu gibi bir süre sonra nasıl sonlanacağını öngörebildiğiniz film ikinci yarısında daha etkileyici olan bir çalışma ve gerek romantizminde gerekse komedisinde yeterince güçlü değil aslında. Senaryoyu yazan Krasna’nın oyununun Broadway’de uzun bir ömrünün olmamasının da açıkladığı bu eksikliğe rağmen, başta Bergman’ın varlığı nedi ile olmak üzere ilgiyi hak eden bir çalışma bu ve üstelik Freddy Young’un başarılı görüntüleri ile Cecil Parker, Phyllis Calvert, Megs Jenkins ve David Kossoff’un eğlenceli karakter oyunculukları gibi artılara da sahip.

(“Sonsuz Aşk”)

Funny Face – Stanley Donen (1957)

“Sen moda dünyasına aitsin. Biz soğuk, yapay ve duygusuz insanlarız. Sen aşık olamazsın”

Bir moda fotoğrafçısı ile çalıştığı moda dergisine farklı ve entelektüel bir yüz olması için seçtiği kitapçıda çalışan bir kız arasındaki aşkın hikâyesi.

Stanley Donen’dan bir müzikal. Zamanında ilgi görmesine ve Oscar adaylıkları almış olmasına rağmen yönetmenin “Singin’ in the Rain”, “Seven Brides for Seven Brothers” veya “On the Town” gibi parlak müzikallerinin gerisinde kalan bir çalışma. Aynı isimli sahne müzikalindeki birkaç şarkıyı kullanan ama tamamı ile farklı bir hikâye anlatan filme George Gershwin ve Ira Gershwin ikilisi tarafından yeni şarkılar da eklenmiş ve Leonard Gershe tarafından yazılan orijinal bir hikâye ile yola çıkılmış. Varılan yer ise bir müzikal için de zayıf olan hikâyesi, birkaçı güçlü diğeri orta karar şarkıları ve müthiş bir görselliği olan bir çalışma olmuş. Kostümlerinden setlerine ve elbette Paris’in kendisine film görselliğine aşık olunabilecek bir çalışma.

Hepburn’ün bir kez daha kendisinden hayli yaşlı erkeklerle başı dertte. Filmin çekildiği tarihte kendisinden 30 yaş büyük olan Fred Astaireile bir aşkın iki tarafını oluşturuyorlar filmde. Hollywood buradaki durumun tersini, kadının erkekten otuz yaş büyük olduğu bir yaş hikâyesini sadece komedi kalıbı içinde anlatmayı tercih eder çoğunlukla ama burada bu yaş farkı herhangi bir şekilde altı çizilen bir konu değil. Bunu Hollywood’un normal anlayışına bırakalım ama filmin hikâyesi de açıkçası çok matah değil. Ne Hepburn’ün dönüşümü (kozanın içinden çıkan bir kelebek değil, ondan da öte bir cennet kuşu) ne de hikâyenin genel olarak gelişim çizgisi ikna edici değil. Ayrıca bir komedi-müzikalde de olsa entelektüelliğin popülaritenin karşısında aşağılandığını görmek çok da çekici değil. Felsefe ile ilgilenen entelektüel kadının mutlaka kötü giyinmesi ve hırpani görünmesi (gerçi Hepburn filmin iddia ettiğinin aksine o kötü saç kesimli ve koyu renli kıyafetli başlangıç sahnelerinde bile zarifliği ile ışıldıyor) ama işte bir öpücük ile aşık olunca kendisini bulup güzelliği ile göz kamaştırır hale gelmesi bizim Yeşilçam filmlerinin de Amerikan sinemasından aşırdığı bir numara ve burada da tüm klişeleri ile kullanılıyor açıkçası. Hikâye Fransa’nın entelektüelliğini (üçkağıtçı filozofu, sigara dumanından gözün gözü görmediği “entel” gece kulüplerini ve burada icra edilen garip müzikler ve dansları) aşağılayıp duruyor ama bir şeyin de hakkını veriyor açıkçası. Paris’i bu filmde görüp de şehre aşık olmamak mümkün değil herhalde. Şehiri insanları, caddeleri, sokakları ve parkları ile nerede ise Hepburn ile yarışacak bir zarafet içinde sergiliyor filmimiz. Hani nerede ise boş verin Paris’in entelektüelliğini ve aşk ile özdeşleşmiş haline bakın diyor seyircisine.

Fred Astaire’in ünlü moda fotoğrafçısı Richard Avedon’dan esinlenen bir karakteri canlandırdığı filmde, Avedon’un fotoğrafları ile katkıda bulunduğu açılış jeneriklerinden başlayarak bir estetik bombardıman altında kalıyorsunuz; bunu olumsuz bir anlamda değil tam aksine filmin en büyük artısı olması nedeni ile söylüyorum. Tüm set tasarımları, kostümleri, dansları, Hepburn’ü ve Paris’i ile, filmin estetiğinden etkilenmemek mümkün değil kesinlikle. Görüntü yönetmeni Ray June’ün parlak renkleri ve yağmur altındaki Paris’i etkileyici görüntüleri ile karşımıza çıktığı filmde, Paris’e bir güzelleme olan “Bonjour Paris” şarkısından Astaire’in Hepburn’ü Paris’in farklı yerlerinde ve farklı hikâyesi olan kadınlar olarak fotoğrafladığı sahnelerin görselliğine, Hepburn’ün gece kulübündeki modern dans gösterisinden Astaire-Hepburn ikilisinin bale adımları ile birlikte dans ettiği “He Loves and She Loves” şarkısına, film estetik alanında sınıfı parlak notlar ile geçiyor özet olarak. Bahsettiğim fotoğraf çekme sahnesi hikâyeye katkısı olmayan ve filmin yaratıcılarının çok hoşuna gittiği için uzatılmış görünen sahneler ama ne olursa olsun rahatsız etmiyor bu durum seyredeni. Astaire’in elbette dans ettiği ve kesinlikle de bu işi çok iyi yaptığı filmde o ve Hepburn kadar bir yıldız daha var açıkçası. Kay Thompson moda dergisinin yöneticisi rolünde şarkı söylüyor, dans ediyor ve filmin komedi anlarının çoğuna imza atıyor; filmi de üç yıldızı olan bir film yapıyor bu performansı ile.

Hikâyenin zayıflığı, şarkılarının çok da üst dereceden olmaması ve yerden yere vurduğu entelektüelliğe komedi maskesi altındaki sataşmaları bir kenara bırakılıp seyredilmesi gereken bir film karşımızdaki; bir moda ve fotoğrafçılık filmi ve görselliğinin peşine takılıp gidilmesi gerekenlerden bir başka deyiş ile.

(“Şahane Macera”)