Indiscreet – Stanley Donen (1958)

“Evli olmamasına rağmen ne cüretle benimle sevişir?”

Aşktan umudunu yitirmiş bir kadın oyuncunun evli olduğunu söyleyen bir erkeğe aşık olması ile gelişen olayların hikâyesi.

Senaryosunu Norman Krasna’nın kendi oyunundan (“Kind Sir”) uyarlayarak yazdığı, Stanley Donen’ın yönettiği ABD ve Birleşik Krallık ortak yapımı bir film. Klasik Holywood’un esintilerini taşıyan, bir oyundan uyarlandığını ret etmeyen bir şekilde bolca konuşulan, bir parça ortalama geçen ilk yarısından sonra ikinci yarısında artan komedisi ile temposu hızlanan bu film başrollerdeki Ingrid Bergman ve Cary Grant’in varlıkları ile de önemli olan bir çalışma ve Hollywood’un en iyilerinden olmasa da ilgiyi hak eden bir klasik.

Filmin açılış jeneriğini alanının ustası olan Maurice Binder tasarlamış; Binder epey katkı sağladığı Bond filmlerinin aksine burada -doğal olarak- hayli yalın bir tasarımı tercih etmiş ama tıpkı o filmlerde olduğu gibi burada da hikâyeye göndermeleri var çıkardığı işin. Sarı bir gül ile başlayan jenerik, ardından önce sarı ve kırmızı çok sayıda gülü gösteriyor bize ve sonra da birer sarı ve kırmızı gül ile sona eriyor. Bu sırada jenerikteki isimler de bu güllere iliştirilmiş havası verilen birer kartın üzerinde görüntüleniyorlar. Sade ama eğlenceli bir tasarım bu ve hikâyenin komedisini değil ama romantizmini anlatıyor bize daha sonra tanık olacağımız şekilde. Evet, eski usul bir romantik komedi bu. İlk yarısında romantizmi, ikinci yarısında ise komedisi öne çıkan filmi önemli kılan yanlarından biri hikâyesi ile seyirciyi bir bakıma ters köşeye düşürmesi: Kendisine evli olduğunu söyleyen bir adama aşık olan ve bundan vazgeçmeye de niyeti olmayan kadın, durumun kendisine söylendiği gibi olmadığını anladığında tepki gösteriyor. Bu bilgiyi alana kadar romantizmi ağır basan hikâye bundan sonra bir komediye dönüşüyor.

Evli bir erkeğe aşık olmak, “İstakoz değil, bir erkek istiyorum! Bu gece, burada bir erkeğe ihtiyacım var” gibi bir cümleyi – her ne kadar bir komik sahnede ve cinsellikle hiç ilgisi olmayan bir bağlamda olsa da- söylemek ve -ilk görüşte çarpılacak kadar zayıf olsa da- aşk için erkeğin adım atmasını beklemeden harekete geçmek gibi “cesaret gerektiren” davranışları olan kadını Ingrid Bergman’ın oynamasında Hollywood tarzı bir kurnazlığın olduğunu düşünmekte bir sakınca yok. Evli olan İtalyan yönetmen Roberto Rossellini ile kendisi de evliyken ilişkiye giren ve bu ilişkiden bir çocuk sahibi olan Bergman dönemin Amerikan muhafazakârlığına epey ters düşmüş ve uzun süre Hollywood’dan uzak kalmıştı bu nedenle. Bu filmdeki hikâyenin gerektirdiği “cüretkâr” kadın rolünü ona vermek Hollywood’un pazarlama anlayışının da sonucu olsa gerek. Filme kaynaklık eden oyun New York’ta geçerken, burada hikâyenin Londra’ya alınması da Bergman’ın 1956 tarihli “Anastasia – Çarın Kızı” ile tekrar Hollywood için çalışmaya başlasa da 1969 tarihli “Cactus Flower”a kadar çekimleri Hollywood’da gerçekleştirilen filmlerde rol almaması (veya alamaması) ile ilgili olsa gerek.

Sinema tarihinin en güçlü oyuncularından biri kuşkusuz Ingrid Bergman ve burada da karakterini hem romantik hem komik anlarda sağlam bir şekilde canlandırıyor. Kadının bir yandan güçlü görünen ama bir yandan da içindeki mutsuzlukla baş etmeye çalışan ve artık yorulan yanını çok iyi sergiliyor ve Grant’ın aksine hikâyenin hem romantizmine hem komedisine üst düzey bir katkı sağlıyor. Grant ise ilk yarıda -senaryonun da sonucu olarak- bir parça durgun (filmin bu yarısı da genelde ortalama bir düzeyde seyrediyor zaten) bir görünüm sergilerken, ikinci yarıda komedi ile birlikte açılıyor ve hatta çok eğlenceli ama biraz fazla uzatılmış balo sahnesinde tam bir komedi oyuncusu performansı sergiliyor. Karakterinin bu sahnedeki altı çizili komedisi aslında bir parça eğreti durmuyor da değil çünkü önceki hâline çok zıt bir kişilik sergiliyor burada Grant ama yine de sahnenin eğlencesini azaltmıyor bu durum neyse ki.

Bergman’ın şık kostümlerinin de dikkat çektiği ve o tarihte 43 yaşında olan oyuncunun olgun güzelliğine duru bir zarafet kattığı filmin klasik ve/veya etkileyici kimi sahnelerini de anmakta yarar var: Bergman ve Grant’in ikiye bölünmüş görüntü (“split secreen” diye adlandırılan tekniği popüler kılan ilk filmlerden biri olmuş bu çalışma) ile yaptıkları telefon görüşmesi sansür nedeni ile ikiliyi aynı yatakta göster(e)meyen yönetmenin doğru bir tercihi olmuş. İki farklı yerde ve her ikisi de kendi yataklarında olan erkek ile kadının bedenlerinin ve özellikle ellerinin hareketleri üzerinden onları aynı yatağa koyabilmiş ve bir aşk sahnesi çekmeyi başarmış Donen. Kimi başka sahnelerde olduğu gibi bunu da tek planda çekmiş yönetmen ve iki tecrübeli oyuncunun katkısı ile başarılı bir sonuç elde etmiş. Asansörcünün varlığı nedeni ile sessiz geçirilen kısa anlar veya kahvaltı masasında kadının yaşadığı tedirginlik gibi başka dikkat çekici anları da var filmin.

Hemen tüm romantik komedilerde olduğu gibi bir süre sonra nasıl sonlanacağını öngörebildiğiniz film ikinci yarısında daha etkileyici olan bir çalışma ve gerek romantizminde gerekse komedisinde yeterince güçlü değil aslında. Senaryoyu yazan Krasna’nın oyununun Broadway’de uzun bir ömrünün olmamasının da açıkladığı bu eksikliğe rağmen, başta Bergman’ın varlığı nedi ile olmak üzere ilgiyi hak eden bir çalışma bu ve üstelik Freddy Young’un başarılı görüntüleri ile Cecil Parker, Phyllis Calvert, Megs Jenkins ve David Kossoff’un eğlenceli karakter oyunculukları gibi artılara da sahip.

(“Sonsuz Aşk”)

Funny Face – Stanley Donen (1957)

“Sen moda dünyasına aitsin. Biz soğuk, yapay ve duygusuz insanlarız. Sen aşık olamazsın”

Bir moda fotoğrafçısı ile çalıştığı moda dergisine farklı ve entelektüel bir yüz olması için seçtiği kitapçıda çalışan bir kız arasındaki aşkın hikâyesi.

Stanley Donen’dan bir müzikal. Zamanında ilgi görmesine ve Oscar adaylıkları almış olmasına rağmen yönetmenin “Singin’ in the Rain”, “Seven Brides for Seven Brothers” veya “On the Town” gibi parlak müzikallerinin gerisinde kalan bir çalışma. Aynı isimli sahne müzikalindeki birkaç şarkıyı kullanan ama tamamı ile farklı bir hikâye anlatan filme George Gershwin ve Ira Gershwin ikilisi tarafından yeni şarkılar da eklenmiş ve Leonard Gershe tarafından yazılan orijinal bir hikâye ile yola çıkılmış. Varılan yer ise bir müzikal için de zayıf olan hikâyesi, birkaçı güçlü diğeri orta karar şarkıları ve müthiş bir görselliği olan bir çalışma olmuş. Kostümlerinden setlerine ve elbette Paris’in kendisine film görselliğine aşık olunabilecek bir çalışma.

Hepburn’ün bir kez daha kendisinden hayli yaşlı erkeklerle başı dertte. Filmin çekildiği tarihte kendisinden 30 yaş büyük olan Fred Astaireile bir aşkın iki tarafını oluşturuyorlar filmde. Hollywood buradaki durumun tersini, kadının erkekten otuz yaş büyük olduğu bir yaş hikâyesini sadece komedi kalıbı içinde anlatmayı tercih eder çoğunlukla ama burada bu yaş farkı herhangi bir şekilde altı çizilen bir konu değil. Bunu Hollywood’un normal anlayışına bırakalım ama filmin hikâyesi de açıkçası çok matah değil. Ne Hepburn’ün dönüşümü (kozanın içinden çıkan bir kelebek değil, ondan da öte bir cennet kuşu) ne de hikâyenin genel olarak gelişim çizgisi ikna edici değil. Ayrıca bir komedi-müzikalde de olsa entelektüelliğin popülaritenin karşısında aşağılandığını görmek çok da çekici değil. Felsefe ile ilgilenen entelektüel kadının mutlaka kötü giyinmesi ve hırpani görünmesi (gerçi Hepburn filmin iddia ettiğinin aksine o kötü saç kesimli ve koyu renli kıyafetli başlangıç sahnelerinde bile zarifliği ile ışıldıyor) ama işte bir öpücük ile aşık olunca kendisini bulup güzelliği ile göz kamaştırır hale gelmesi bizim Yeşilçam filmlerinin de Amerikan sinemasından aşırdığı bir numara ve burada da tüm klişeleri ile kullanılıyor açıkçası. Hikâye Fransa’nın entelektüelliğini (üçkağıtçı filozofu, sigara dumanından gözün gözü görmediği “entel” gece kulüplerini ve burada icra edilen garip müzikler ve dansları) aşağılayıp duruyor ama bir şeyin de hakkını veriyor açıkçası. Paris’i bu filmde görüp de şehre aşık olmamak mümkün değil herhalde. Şehiri insanları, caddeleri, sokakları ve parkları ile nerede ise Hepburn ile yarışacak bir zarafet içinde sergiliyor filmimiz. Hani nerede ise boş verin Paris’in entelektüelliğini ve aşk ile özdeşleşmiş haline bakın diyor seyircisine.

Fred Astaire’in ünlü moda fotoğrafçısı Richard Avedon’dan esinlenen bir karakteri canlandırdığı filmde, Avedon’un fotoğrafları ile katkıda bulunduğu açılış jeneriklerinden başlayarak bir estetik bombardıman altında kalıyorsunuz; bunu olumsuz bir anlamda değil tam aksine filmin en büyük artısı olması nedeni ile söylüyorum. Tüm set tasarımları, kostümleri, dansları, Hepburn’ü ve Paris’i ile, filmin estetiğinden etkilenmemek mümkün değil kesinlikle. Görüntü yönetmeni Ray June’ün parlak renkleri ve yağmur altındaki Paris’i etkileyici görüntüleri ile karşımıza çıktığı filmde, Paris’e bir güzelleme olan “Bonjour Paris” şarkısından Astaire’in Hepburn’ü Paris’in farklı yerlerinde ve farklı hikâyesi olan kadınlar olarak fotoğrafladığı sahnelerin görselliğine, Hepburn’ün gece kulübündeki modern dans gösterisinden Astaire-Hepburn ikilisinin bale adımları ile birlikte dans ettiği “He Loves and She Loves” şarkısına, film estetik alanında sınıfı parlak notlar ile geçiyor özet olarak. Bahsettiğim fotoğraf çekme sahnesi hikâyeye katkısı olmayan ve filmin yaratıcılarının çok hoşuna gittiği için uzatılmış görünen sahneler ama ne olursa olsun rahatsız etmiyor bu durum seyredeni. Astaire’in elbette dans ettiği ve kesinlikle de bu işi çok iyi yaptığı filmde o ve Hepburn kadar bir yıldız daha var açıkçası. Kay Thompson moda dergisinin yöneticisi rolünde şarkı söylüyor, dans ediyor ve filmin komedi anlarının çoğuna imza atıyor; filmi de üç yıldızı olan bir film yapıyor bu performansı ile.

Hikâyenin zayıflığı, şarkılarının çok da üst dereceden olmaması ve yerden yere vurduğu entelektüelliğe komedi maskesi altındaki sataşmaları bir kenara bırakılıp seyredilmesi gereken bir film karşımızdaki; bir moda ve fotoğrafçılık filmi ve görselliğinin peşine takılıp gidilmesi gerekenlerden bir başka deyiş ile.

(“Şahane Macera”)