The Hunt for Red October – John McTiernan (1990)

“Mahremiyet Sovyetler Birliği’nde önemli bir konu değildir yoldaş ve çoğunlukla ortak çıkarlara aykırıdır da”

Sovyetler Birliği donanmasının en önemli kaptanının ülkenin Kızıl Ekim adındaki en modern denizaltısını ABD’ye doğru yola çıkarması nedeni ile SSCB ve ABD’de yaşanan paniğin hikâyesi.

ABD’li yazar Tom Clancy’nin 1984 tarihli ilk romanından sinemaya uyarlanan bir film. Yazarın başka romanlarında ve bu romanların sinema uyarlamalarında da karşımıza gelen Jack Ryan adlı CIA ajanının bu ilk sinema macerası Glasnost öncesinin “şeytan” ülkesi SSCB’nin kötülüğün, ABD’nin de iyiliği sembolü olduğu bir dünyadan bir macerayı getiriyor karşımıza. Hikâyenin aslında üzerinde durmaya bile değmeyecek politik sefaleti bir yana, film gereksiz uzatılmış görünse de tıkır tıkır işleyen hikâyesi, kurgusu ve özellikle ses çalışması ile sıkı bir macera/aksiyon arayanları hayli mutlu edecek bir biçim ve içeriğe sahip.

Bu filmde Alec Baldwin’in canlandırdığı, daha sonraki filmlerde ise Harrison Ford ve Ben Affleck’in can verdiği ve kariyerinin ilerleyen yıllarında ABD Başkanı da olan CIA ajanı (ABD için çok uygun bir kariyer çizgisi) Jack Ryan karakterinin kahramanlıklarına tanık olduğumuz filmin nelere övgüler düzdüğüne bakmalı öncelikle. Ajanımızın hem vatansever hem de tam bir aile babası olduğunu anladığımız bir sahne ile açılıyor film ve böylelikle -finaldeki oyuncak ayılı sahnede bir kez daha anlayacağımız gibi- “özgür” dünyanın bu iyi CIA ajanlarına ne kadar ihtiyacı olduğunu anlıyoruz. Bir film CIA ajanlarına övgü düzüyorsa gerisine bakmamak gerek artık ama devam edelim yine de. Filmdeki tüm Sovyet karakterler -elbette sonradan iyi olduklarını anladıklarımız hariç- kötülüğün, acizliğin ve çirkinliğin birer somutlaşmış hali adeta; ya hırstan ve kötülükten yüzleri şekilden şekile giriyor ya da Soyet elçinin durumuna düşüp acizliğin ve yalancılığın sembolü oluyorlar. ABD askerleri ve sivilleri, evet aralarında fikir ayrılıkları yaşıyorlar veya bazıları yanlış kararlar alabiliyor ama neyse ki kahramanlarımız var ve sonuçta her biri vatansever olan bu karakterler ortak aklı kullanarak doğruyu her zaman buluyorlar. Bir de Sovyet subaylardan birinin ABD’nin Montana eyaletine ve dağlarına şiirler döktürdüğü bir sahne var ki seyrederken yeter diyesi geliyor insanın. Tom Clancy’nin romanı ve ondan uyarlanan bu film aslında temel olarak pek çok ABD dizisinin ve filminin gittiği yoldan gidiyor. Tipik bir sağ bakışın ürünü olan bu filmler gizli ya da açık olarak her zaman ülkenin ve devletin kutsallığına güzellemeler yazarken, ülkenin/devletin içindeki bazı kötüleri özellikle öne çıkarıp, onların temizlenmesinin önemini vurgular. Yoksa sistemde/düzende bir sorun yoktur; sadece bu sistemin/düzenin kutsallığını zedeleyen düşmanlara karşı uyanık olmak gerekir. Başarılı bilim kurgu dizisi “X-Files” örneğin, tipik bir FOX kanalı ürünü olarak devletin sağlığına halel getiren hükümeti, daha doğrusu onun içindeki kötüleri hedef alırdı sürekli olarak.

Sovyet karakterlerin başta Rusça konuştuğu ve bu anlamda takdir etmeye hazırlandığınız film bir sahnenin ortasında onları da kendi aralarında bile İngilizce konuşturarak açık bir komediye de imza atıyor. Öyle ki bir sahnede ana karakterler İngilizce konuşurken, denizaltı içindeki tüm mürettebat (figüranlar) Rusça bir devrim marşı söylüyor hep bir ağızdan. Sonuçta bir Hollywood filmindeyiz; neyi nasıl anlatıyorsa gerçek olan odur! Denzialtı içindeki subayların planladığına mantıklı bir açıklama olarak Sean Connery’nin pek de üzerinde durmadan oynamış göründüğü kaptanın geride bıraktığı kimsesinin olmaması gösterilmiş ama hikâye “peki diğer subayların da mı kimsesi yokmuş?” gibi gayet basit bir mantıkla sorulabilecek sorunun cevapsız olmasından bile rahatsız olmamış görünüyor. Filmin bir diğer kusuru da bazı sahnelerin nerede ise gerçek zamanlı çekilmiş olması ve bu nedenle de filmin gereğinden fazla uzamış olması. Bu da Hollywood’un ne zaman büyük -bütçe olarak elbette- bir şey yaptığını düşünse kapıldığı kendi kendine hayran olup “güzelliğini” sonuna kadar takdir etme huyunun tipik bir örneği olarak burada da karşımıza çıkıyor. Bir de “esprili siyah asker” gibi klişeleri veya Alec Baldwin’in “ev yapımı bir Bond” görünümünde yaptıklarını ekleyelim ve duralım burada.

Yukarıdaki tüm bu Hollywood saçmalıkları bir kenara bırakılırsa, yönetmen John McTiernan bu hikâye için yapması gerekeni ustalıkla yerine getirmiş. Hikâye uzamasına rağmen yağ gibi akıyor, kurgu kesinlikle çok başarılı ve Oscar da kazanan ses çalışması çok etkileyici. Denizaltı içinde geçen sahnelerin klostrofobik bir etki yaratmaması özellikle amaçlanmış ve başarılmış görünüyor ama bu tercih ve başarı aslında Amerikan sinemasının kendi gerçekliğini yaratmakta nasıl usta olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Karakterlere veya aralarındaki çatışmalara hiç takılmayan hikâye, “alın size bir eğlencelik macera filmi” diyor sadece ve bu maceranın peşine düşenleri bu açıdan tatmin ediyor kesinlikle.

(“Kızıl Ekim”)

(Toplam: 32 - Bugün: 1)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir